harici haber

Avrupa Medeniyetinin Babil Kulesi Ne Zaman Yıkılacak?

“Gerçekliğin sınırlarını dil belirler” diyen Avusturyalı filozof Wittgenstein’ın Avrupa’nın iki yüzlülüğünden boğulup soluğu Rusya’da çalışma kamplarında alıp, kazma-kürek sallama isteğini, sufi-vari bir arınma isteği olarak yorumlamak mümkün olabilir mi? Belki de. Ya da bu bunalmış Orta-Avrupalı aslında bir uyarıda bulunuyordu, “Çok fazla kavram ürettik, içinde boğulacağız böyle giderse.”

Beyaz Adam her şeye isim vermek ve kavramsallaştırmak zorundadır. Diplomasiyi icat eder, diplomasi terimlerini de gündelik hayatınıza bile sokar, onlarsız yapamayacağınızı zannedersiniz. Oysa Doğa’da böyle diplomatik terimler yoktur, kafa yapımıza hakim olan “dil üzerinden kurgulanmış” gerçeklik duygusunu yıkabilirsek, pekala Doğa’nın diplomatik terimlere ihtiyacı olmayışını çok daha organik, ve bir o kadar da adil bulabiliriz.

Belki biraz fazla felsefe sınırlarını tırmalayan  bir giriş oldu ama İslamofobi, doğu-batı ilişkileri, Avrupa’da giderek artan ırkçılık gibi konu başlıkları üzerinden çıkan haberleri takip ettikçe kaçınılmaz olarak Avrupa düşüncesine hakim olan “babil kulesi” sendromuna tosluyoruz: Felsefi, sosylojik ve diplomatik etkinlik adı altında bir yığın zırva kavram ve sözcük uydurmak.

Bu aralar kendi basınımıza bakıyoruz, Mavi Marmara vahşetinden dolayı İsrail’in özür dilemek üzere köşeye sıkıştığı söyleniyor sürekli, heyecanlı bir üslupla. Bu heyecan içindeki milliyetçi tınıyı anlamak çok kolay ama biraz gerçekleri göz ardı ediyor. Çünkü aynı konu ile ilgili dış basında çıkan haberlere göre İsrail’in özür dilemeye pek niyeti yok. Yani resmi anlamda. Yani o lanet sözcükler değil de, bir başka lanet sözcükler meselesi.

Niye mi lanet diye tanımlıyoruz bu sözcükleri? Çünkü inşa edildikleri söylem uydurma olduğu için bu tarz “diplomatik terimlerin” gerçekte hiç bir anlamı yoktur. Kaçak güreşip, işi yokuşa sürenlerin ekmeğine yağ sürer sadece. Bütün bu “çağdaş” diplomasi tabirlerini İngiliz siyasetçiler 18.yüzyıldan itibaren, Afrika ve Doğu’nun zenginliklerini rahatça sömürürken, daha da rahatça sömürmek için ve her daim masadan karlı kalkmak için icat etmişlerdir.

İnsanoğlu Cennet’i yitirdiğinden beri masumluk seviyesi hiç bu kadar düşmemişti, “20. yüzyılın uluslararası ilişkilerine hakim olan ve yön veren, Anglo-Sakson menşeili diplomasi lisanı” uydurulduğundan beri.

İsrail yapmış olduğu mankafalığın farkına vardı mı? Vardı. Üzgün mü? Üzgün. Neden hiç bir diplomatımız çıkıp, “apology veya sorry fark etmez, adam olmanız lazım önce” diyemiyor? Sahi cidden ne farkı var, I apologize demek ile I’m sorry demenin? Leksikoloji manyakları, dilbilim budalaları, semantik sosyeteleri size sabaha kadar anlatır ikisi arasındaki farkı. Siz de oturup dinlersiniz, kültürünüzün arttığını düşünürsünüz, bu arada kaşla göz arasında bir grup Filistin’li çocuk daha sakat kalır.

Biz de İngilizlerin icat ettiği “diplomasi terimleri” üzerinden dış siyaset yaptığımız ve masaya otururken bu sözcüklere yanımıza aldığımız sürece, masa da kaybetmeye mahkumuz. Belki de İngiliz derin siyasetçisi çok çetrefil bir terimler kulesi inşa ederek, savaş meydanlarında bileğini bükemediği ulusları masada yenmeyi arzulamıştır.

Sahi, İsrail “apologize” ederse, dava açılacak mı? Hiç sanmıyoruz. Açılsa bile sonuçlanır mı?

Öyleyse bu samimiyetsiz oyunu sürdürmenin ne anlamı var?

Ne zaman ki “Sizin uydurduğunuz diplomasi terimlerini külliyen reddediyoruz” diyebilirsek, o zaman uluslararası ilişkilerde sözümüz cidden geçmeye başlar.

Şimdi bu sözleri duyan monşer kılıklı eton koleji fırlaması diplomatların bizi romantik olmakla, ahmaklıkla suçlayacağını biliyoruz. Aynı zihniyet bize Lozan’ın da başarı olduğunu söyler, işin daha da kötüsü aynı zihniyet İstanbul’a bir kanal açılmasından bahsedilince akıllarına ilk önce “Aman ya Montrö boğazlar sözleşmesi maddeleri?” demek gelir.

Anglo-Sakson düşüncesinin önderliğinde kurgulanmış, Avrupa Düşünce Okuluna sıkı sıkıya cankurtaran simidi gibi yapışmış zihniyet, Avrupalının bu uydurmuş olduğu derin safsatalarının,  ayak oyunu yapmak üzere kullanılan “terminolojilerin” tamamen uyduruk ve kendilerinden olmayanlar tahakküm altına alınsın diye tasarlandığını anladığı gün, belki o zaman uluslararası ilişkilerde gerçek başarıya doğru bir adım atmış oluruz.

O zamana değin, İsrail özür mü dilemiş, üzgün mü olmuş zerre kadar önemi yok. Hani olursa, kalkıp özür dilerlerse, biz de diyeceğiz ki, “Ama ya gerçekten üzgün müsünüz, ne bilelim?”

Öyle ya, sözcük uydura uydura, bol katmanlı diller icat ettikçe, daha da yükseklere çıkmıyor insanlık, sadece daha da küstahlaşıp, kibir oranları katmerleşiyor. Kozmik düzeninin o mükemmel yalınlıktaki işleyişinden daha da uzaklara savruluyoruz.

Avrupalı size “kültürel entegrasyondan” bahsediyorsa, sizin özgürce, gönlünüzü vere vere dininizi yaşamanızı kıskanıyordur, size zorla kendi uydurduğu diplomatik terminolojiyi kutsal bir metinmiş gibi ezberletiyorsa, savaş alanında kaybettiğini masada geri almak içindir.

Belki de, aynen efsanedeki gibi, Orta doğu halkları böyle bir kule dikmeye kalkınca, müstahakını bulmuş, bir daha doğanın yalınlığına saygısızlık etmemeyi öğrenmiştir. Şimdi de aynı dersi Avrupa medeniyetinin de alması gerekiyor o zaman.

Sözcükler ve soyut kavramlardan inşa edilmiş kulenin yıkımı herhalde daha kolay olacaktır herhalde, kimbilir?

Barış Tarımcıoğlu

Yazan - Tem 22 2011. Kategori Avrupa. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

1 Yorum - “Avrupa Medeniyetinin Babil Kulesi Ne Zaman Yıkılacak?”

  1. […] öncede belirtmiştik, bütün bu dil cambazlıkları sadece suni gündem yaratıp, kamu oylarını yönlendirmeye yarar, […]

Yorum yaz

HariciHaber.com Arşiv Taraması

Foto Galeri

gig_g=1
Giriş | Tasarım Gabfire themes