harici haber

Türkiyesiz bir Avrupa

Şarkiyatçılığı da hamamda yayılan tombul avratlar resmetmekten ibaret sanan, Paris’in marmelatlı çöreklerine düşkün bazı Türk aydınlarının da zannettiği gibi, “Araplar bizi sevmezler azizim, onlar zaten bizi arkadan hançerledi” düşüncesi de bir yanılsamadan ibaret.

Yine bir yazı güncellemesi ile karşınızdayız. Aşağıdaki satırlar geçtiğimiz temmuz ayında yazılmıştı, son günlerde olan bitenle yakında ilgili. Burada derdimiz elbette, bak dediğimiz çıkıyor demek değil. Asıl vurgulamak istediğimiz, hala Avrupa Birliğinden medet umanlar oldukça bizim basında, aynı lafları tekrar tekrar söylemek durumunda kalacağız. Biz sıkıldık çoktan bu masalları dinlemekten, onlar hala yapışmışlar bir Avrupa senfonisine, bu nasıl bir kara sevda ise.

AB ilerleme raporlarını sanki muazzam bir kriz habercisiymiş gibi veren medyalarımız olduğu sürece, İstanbul sermayesi her daim panik halinde sürekli Türkiye’nin AB hedefinden sapmaması yönünde beyanat verdikçe bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.

Neyse, şimdilik, “Türkiyesiz bir Avrupa” üzerinden genel bir hatırlatma yapalım, sonra İspanya’nın çöküşü ve kaçınılmaz olarak Almanya’nın Avrupa’yı yüz üstü bırakıp, Rusya ile flörte başlaması üzerine de yazarız ilerde, kısmetse.

“Türkiyesiz bir Avrupa”

19.Yüzyılın ikinci yarısında pek çok defa başbakanlık yapmış, Yahudi asıllı İngiliz siyasetçi Benjamin Disraeli’nin “Doğu bir kariyerdir” lafını bir kitapta ilk okuduğumuz yıllarda, ki 90’lı yılların sonuna tekabül eder, pek bir anlam verememiştik, kariyer ile neyin kastedildiğini. O zamanlar “Avrupa birliği kapılarını aşındırıyorduk”. Milletçe tek derdimiz bir an önce kapağı bu medeni topluluğa atmaktı. Avrupa Türkiye’nin gerçek yüzünü bir anlasa, bir kabul etse bizim de modern olabileceğimizi, hemen kabul görecektik. Bütün mesele imaj sorunuydu, ah o lanet “gerici-fesli Türk imajı” idi. “Ah, azizim” diyordu çoğu aydınımız, “kabahat bizde, kendimizi tanıtamıyoruz.”

Biz de zannediyorduk ki, cidden kendimizi tanıtamıyor muşuz, Batı bizimle pek ilgilenmiyormuş, bir tanıtabilsek, bizi kabul edeceklermiş.

Oysa hiç te öyle bir tanıtım sorunu yokmuş. Batı bal gibi Türkiye’nin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini çok iyi biliyormuş. Doğuyu anlamak ve üzerinden politikalar üretmek pek çok Avrupalı düşünür ve siyasetçi bir kariyer oluşturacak kadar ciddi bir mesele imiş, bu konulara yeni yeni uyanmaya başlıyoruz. Bir kürsü olarak Avrupa ve Amerika’da üniversitelerde açılan “orientalizm/şarkiyatçılık bölümleri, gerçek anlamda “terör odakları” imiş. Hiç te abartmıyoruz terör odağı derken. Siyasetçisi Doğu’yu anlamıyormuş gibi yapıp, doğulu halklarını “Aman ne olur beni anla” diye çırpındırırsa, askeri de rahatça işgal eder, derin devleti sürekli darbe üstüne darbe yaptırır.

Arab baharı diyoruz ya bu son zamanlarda, hani destekliyoruz orta doğu’da ki kardeşlerimizin özgürlük mücadelesini, pek de üzerinde durulmayan bir nokta var, Avrupalılar hafiften uyandılar bu tehlikeye, kanaatimizce fazla üzerinde durup, kurcalamak istemiyorlar, ama bir yandan da önlemini almak isteyecekler halkı olarak.

Ya Arap sokağı devrimleri Avrupa sokaklarına sıçrarsa?

Öyle ya, ekonominin berbat olması değil belki de fokur fokur kaynayan suların kaynağı. Aynen orta doğulu hemşerileri gibi “ilham” alıp Avrupa’da sokaklara dökülürse milyonlarca Arap ve Orta Doğu kökenli göçmen? İlham almak ile galayena gelmek arasındaki ince çizgi kaybolursa? Zaten son 30 yıldır, giderek artan bir ivme ile ezilmiş, dışlanmış, aşağılanmış bu göçmenler. Böylesi bir felaket senaryosunda, Avrupa yardım için Türkiye’nin değil de başka kimin kapısını çalabilir?

Avrupa ekonomisinin kötüye gitmesi devam ettikçe, Türkiye daha da düzlüğe çıkıyor. 12 Haziran seçimlerinden hemen sonra bir İngiliz siyasetçi, “Bu seçimin asıl kaybedeni Avrupa Birliğidir” gibi çok ilginç bir yorumda bulunuyor, ne de olsa 100 yıl önceki dedesi gibi onun da “Doğu’yu anlamak” gibi bir kariyer motivasyonu var, böyle ince bir yorum yapmasına şaşmamalı.

Özellikle son aylarda tüm dünya basınında, özellikle Avrupa basınında Türkiye ile ilgili çıkan analiz ve yorumların haddi hesabı yok. Bizim hiç te kendimizi anlatma veya imaj sorunumuz yokmuş demek. Ne yani, Türk Hava Yolları kar oranlarında Avrupalı rakiplerine fark attı ve meşhur futbol klüplerine sponsor oldu diye mi bir anda Fesli-gerici Türk imajı düzeldi Avrupa’da?

Hayır, artık işlerine geliyor da ondan, rahatça anlayabiliyorlar Türkiye’yi. Ülkemizde 28 Şubat’ı dizayn eden zihniyet aynı mantıkla Avrupa’ya İslamofobi pompaladı durdu, yetmedi, tutmadı.

Bugün “Türkiyesiz bir Avrupa olmaz” diyenlerin sayısı artıyor. Arap sokağının öfkesinin kökenlerinin çok ama çok derinlerde, Şarkiyatçıların “kariyer planladığı” yüzyıllar öncesine dayanan bir zorbalığının  oluşumunda olduğunu iyi bilen Avrupalı siyasetçilerin uykuları kaçıyor, kaçsın da.

Irkçılık ateşinin ne kadar kolay filizleneceğini en iyi bilen İngiliz milletinin siyasetçilerinin Türkiye’nin Avrupa birliğine girmesine en çok destek vermesine şaşmamak gerek, ne de olsa onlar “doğu üzerinden kariyer planlarını” cüce vizyonlu Sarkozy’nin atalarına göre daha esaslı, daha detaylı bir şekilde yapmışlar.

Çok kültürlülüğünün iflas ettiğini duyuruyorlar, ama inşaatlarında çekiç sallayıp tuvaletlerini temizleyen kahverengi derili insanların Orta Doğu’yu kasıp kavuran değişim rüzgarından etkilenmesinden çok korkuyorlar, haklı olarak. Böyle mevzulara “İtidal” ile en iyi yaklaşacak olanın Türkiye olduğunu iyi biliyorlar. Ne de güzel analiz etmişler bizi aslında, haberimiz bile yokmuş, hiç te öyle imaj sorunumuz filan yokmuş.

Şarkiyatçılığı da hamamda yayılan tombul avratlar resmetmekten ibaret sanan, Paris’in marmelatlı çöreklerine düşkün bazı Türk aydınlarının da zannettiği gibi, “Araplar bizi sevmezler azizim, onlar zaten bizi arkadan hançerledi” düşüncesi de bir yanılsamadan ibaret.  Avrupa’daki Orta Doğu kökenli göçmenlerin arasında bir anket yapılsın, bakalım en beğendikleri lider, hangi ülkenin lideri çıkıyor.

Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacı her geçen gün daha da katmerleşerek artıyor, aman dikkat yelkenleri kolayca suya indirebilecek bir milletiz, iki-üç madalyaya, şövalye-vari kutsanma törenlerine aldanmayalım, “Hah, bizim kıymetimizi anladılar” demeyelim.

Ne de olsa “Gazab-ı Şahanemden Korkmayınız” diyenlerin torunlarıyız, azcık ağırdan “sunsak” kendimizi hiç fena olmaz.

Burada sunmak sözcüğünü kullanmaktan kastımız, “Doğulular kendini temsil edemez, öyleyse temsil edilmelidirler” diyen Karl Marks’a nezire yapmak.

Barış Tarımcıoğlu

p

Yazan - Eki 12 2012. Kategori Avrupa. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yaz

HariciHaber.com Arşiv Taraması

Foto Galeri

gig_g=1
Giriş | Tasarım Gabfire themes